İki Gün Sonra Annem Ölecek
5 Şaban 1447
11 Kânunusani 1441
24 Ocak 2026
![]() |
| Her gün aynı saatte duvara vuran güneş ya da Batan Gün Kana Benziyor Esmerim vay vay |
26 Ocak 2022
23 Cemaziyülahır 1443
13 Kânunusani 1437
İki gün sonra annem ölecek. Miladiye göre 26 Ocak 2026’da yani. Hicri’ye göre otuz beş otuz altı gün önce öldü. Rumi’ye göre de iki gün var. O zaman 26 Ocaklar hep mi 11 Kânunusani. Bakmak lazım. Demin başka bir iş yapıyordum tarih yazmamı gerektiren resmi bir iş. O zaman fark ettim annemin gitmesine iki gün var dört yıl önceki iki gün. İlk zamanlar her anım bu gidişle tanımlanıyordu defterlerimde, aldığım kitaplarda, anılarımda, ânlarımda.
Her Şeyin Acemisi
Kalıp kalıyorum gibi bazen1. Hey şeyin acemisi. Kalem tutmanın, yazmanın, atölye yapmanın, yazmanın, düşünmenin, yaşamanın, konuşmanın, susmanın. Bir podkest dinliyorum ve Allahım ne çok şey bilmiyorum en iyisi her şeyden elimi eteğimi çekip biraz daha öğreneyim diyorum. Ya da bir kitap okuyor, bir türkü dinliyor git yat Behiyem sen diyorum; yazan yazmış, kelimeleri bunca güzel birbirine çatmış kişi varken yazmak senin nene...
Sakar/Kurmaca Bakışıma Bakış Ekleyen Acı
Neden böyle bir başlık attım. Başlık atılır mı konulur mu yazılır mı ya da bu başlık atma teriminin kökeni nedir de gelmiş dilime persenk* (Evet yanlış biliyormuşuz pelesenk değil, doğrusu persenkmiş.) olmuştur.
Ne diyor ne yazıyor bu kadın…Saçma sapan… Ne zaman bilemiyorum desem, demeden içimden geçirsem iş bu Bulutsuzluk Özlemi gelir dilime, usuma; melodisiyle iyi gelir bana bu hal, bu şarkı ve hatırlattıkları ve söyledikleri. Dağıldım yine di’ mi. Evet. Zaten habire üç nokta koyarak da ilerledim, eskiden severdim ama artık sevmemelerdeyim. Nokta israfı. Ya da belki eskiden sözlerimin ardı arkası kesilmiyor devam hissi ile akıyordu da şimdi hep bitire, kapata ilerliyorumdur yazıyı/yaşamı.
ruhumu şifailesulayanpsikologkadın,
iki dünyası nur olsun âmin–
Demin Kitapyurdu’na bitirdiğim kitapla ilgili bir yorum yazdım -bakalım onaylanacak mı- dur dedim orada kalmasın bu yorum akıtmaromanın sayfalarında da yerini alsın. Sonra dedim sen kitaptan fotoğraflar koy bu sefer. Bir baktım meğer ne anılı bir kitapmış benim için. Sen kitapları okumuyorsun kitaplarla konuşuyorsun diyen ve “Behiye bize atölye yap!” ısrarlı sloganıyla beni 2019 sonu atölye işlerine bulaştıran Rumeysa Oğuz canımın da kulaklarını çınlatayım bu vesile ile. Çok şey yazmayacağım o kadar anılı o kadar anılı bir kitap olmuş ki. Ve o kadar çok şey düşündürmüş ki. Sayfalara aldığım notlar, ben kitabı okurken o esnada başka hayatlarda yaşananlar ve o yaşananların benBehiye’ye yaptıkları. Anne babalar, dayatılan kalıplar, avuçlarından kayıp gitmesin diye korumaya çalışırken, çocuklara rağmen çocukların iyiliği için onlara yapılanlar. (Bunu kitaptaki ebeveynler için kat’â söylemiyorum.) Esnemeyi bilmediğinden, ara renkleri ihmal edip ana renk de ana renk diye tutturduğundan kıran/kırılan ve bu esnada çocuklara ne yaptığının farkında olmayan kurum ve kişilere istinaden söylediklerim. Bak yazarken bile midem buruldu. Ah ya.
İyisi mi susayım okurkenki hislerim konuşsun.
O şiş yüzü ismi olmadan da tanırdım, o kısık gözleri
ve o tuhaf gülümsemeyi; hiçbir şeyin yolunda gitmediği apaçıkken,
"Her şey yolunda" demeye çalışan o yorgun yüzü,
bana düşmanca değilse de umutsuz gözlerle bakan, ulaşılmaz
bir yere çekilmiş o yüzü; "Hiçbir şey yapamayacaksın"
diyen bakışı. Gerçekten de hiçbir şey yapamadığımı o gün
anladım.
***
Bir zamanlar onu tanımış, onun için bir şeyler
yapmaya çalışmış olan insanları düşündüm (bizim okuldan
alındıktan sonra başladığı okulun personeli), o gün değilse
bile sonraki günlerde bu ilanı görecek, birden artık çok geç
olduğunu anlayacaklardı çünkü Diana'nın o şiş yüzü, o tuhaf
biçimde kavuşturulmuş kolları, iri ilmekli beyaz hırkanın
üzerine sarkan fuları günlerce her yerde olacaktı.
***
çünkü her şeyin görkemli ve geleneksel olmasını istiyordu,
ilkbaharın başıydı. Gerisinin geldiğini göremedik.
Hep böyledir o, tuhaf bir çocuktur. Kendini geri planda tutan,
kararlarını tek başına alan yumruk gibi sert bir kişilik, size kararını
aniden bildirir ve o andan itibaren geri dönüşü
yoktur, asla bir açıklama yapmaz ve bir felaketle karşı karşı
ya olsanız bile, oturup ağlamaktan başka bir şey gelmez
elinizden. Sonra ansızın, siz daha ne olduğunu anlamadan,
heyecanla, büyük duygu patlamalarıyla size sarılır, hatalarını
onarmanızı, onunla bir bebek gibi ilgilenmenizi ister, tuhaf
çocuk.
***
O gün annemle ben eve dönerken,
arazide olağanüstü, her şeyi emen bir sessizlik vardı
ve ağaçların arasındaki o hareketsiz gölge; ama onun bir
ağaç olmadığı daha uzaktan besbelliydi.
***
Cehenneme geldiğimizi hemen anladım. Arabaya
geri dönmeliydim, çocuklara, "Hadi gidiyoruz," demeliydim
ama insan bocalıyor.
***
Tedirgindim, belki de onun sevinmesini beklediğim
için, o tevekkül halini beklemediğim için, kayıtsızlığını
ve o dayak yemiş köpek halini, ama fikrini değiştirir korkusuyla
bir şey demeye cesaret edemiyordum.
***
Aslında, sorun ablamsa çözümün o olmayacağını gayet
iyi biliyor olmalıydım. Ama kendi kendine diyorsun ki, "En
azından bir şey yapmış olacağım, en azından ona söylemeyi
denemiş olacağım," oysa hiçbir şey söylenmedi, hiçbir şey
yapılmadı.
***Gözümde kızımın kendi çocukluğundan sahneler canlanıyordu,
yalan söylediği halde, gözlerimin içine dimdik bakıp
gülümserdi, yaptığı şeyi ona yasaklamış olduğumu kesinlikle
inkar ederdi ve beni o hale getirirdi ki gerçekten yasaklamış
mıydım, artık emin olamazdım; onu suçüstü yakaladığım
halde, değil yapmak, aklından geçirdiğini bile inkar
ederdi ve ben artık onu yakaladığımdan bile emin olamazdım.
***
Hayatımın
neden art arda gelen felaketlerden ibaret olduğunu bir
anlayabilseydim. Keşke biri bana bunu açıklayabilseydi; neden
her şeyi yitirdiğimi. Çünkü ben onu, o çocuğu seviyordum,
onun için en iyisini istiyordum.
***Geldikleri
zaman, yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu hemen hissettim;
bir makinenin mekanizmaları gibi birbirinden ayrılmaz
durumdaydılar, kaynaşmış gibiydiler ve makine kendi
başına çalışıyordu. Adam soğuktu, aşın kibardı. Kadının son
konuştuğumuz zamanki halinden eser yoktu; daha önce konuşkan,
açık yürekli, içini dökmeye istekliydi; bana sırrını
paylaşırmış gibi gebeliğinden söz etmişti, sanki bu bizi yakınlaştırmalıymış
gibi. Oysa şimdi, kendinden çok emin ve
çok nazik, hatta aşırı saygılı bir üslupla konuşuyor, bana
"Hanım" diye hitap ediyordu.
***
Ve sanki ben vahim bir haksızlığa
yol açmak üzereymişim gibi, "Zaten hep aileler suçlanır,"
dedi.
***Şimdi düşünüyorum
da belki bu sözcüklerin anlamını hafife almıştım. Belki
yine anne-babasının sorumlu tutulmasına değil, onlara hala
konuşulabilecek insanlar gözüyle bakılmasına itiraz ediyordu.
***
Babası bize merhaba demesi için onu ilk kez
getirdiğinde üstüme atlamıştı ama coşkudan, çocukça bir
içtenlikten değil; daha çok, başkalarıyla arasında temel bir
mesafe duygusu olmayan birinin yapacağı bir hareketti bu
ve ben gerildim.
***Kaygılıydım. Panik halinde davranıyordu, iyi olmadığını,
yerini bulmakta zorlanacağını açıkça hissediyordum. Daha
ilk haftadan başlayarak devamlı parmak kaldırıyor, dikkat
çekmeye çalışı yor, her şeyi yapmak isti yor, çok yüksek sesle
konuşuyor, olmadık zamanlarda gülüyor, başkalarının sözünü
kesiyor, gülüyor, sonra özür diliyor ve daha da sesli
gülüyordu. O kendini her şeyin ortasına atma haline sınır çizerek
karşılık vermeye çalışıyordum.
***
Oysa savcı
olgulara ihtiyaç duyardı, kuşkulara değil.
***
Sebebi, normal görünmemiz, gerçek bir
aile gibi görünmemiz konusundaki saplantıları.
Kitapyurdu'na yazdıklarım:
Bir kız çocuğunun insanın içini ezen kısa hayatını, o hayata temas eden insanlar gözünden yalın bir dille anlatmış. Kitap boyu defalarca “tamam da neden” sorusu okurun zihnini zorluyor ve sonunda da çünkülere ulaşamıyor okur. Fakat buna pek de takılacak hal kalmıyor. Demek ki insan, hikâyeyi neden yazdığını bilen bir kalemi okuduğunda, boşluklara pek de takılmıyor; iyi ki okudum, demiş oluyor çünkü nihayetinde.”
AkıtmaRomanda Uzayıp Giden Bir Sabah Sayfası
1 Mart 2025
1 Ramazan 1446
1 Şubat 1440
Cumartesi, 06,17
YK
Neden buluşur insanın yolu bir başka insan, olay, kurum/kuruluş ve dahi durumla. Dilimin kenarını ısırma acısına uyandım gece. Yaş ilerledikçe türlü icatlar çıkarıyorsun Behiye. Sorma ne yanak ısırma ne diş sıkma, son kertesi de dil... Yoktu böyle şeylerim. Yaşla öne/aşağıya meyleden çene mi acaba bunun müsebbibi. Yerçekimi diyorsun yani. Bilmem. (Bir şey değil ya fark etmez de koparırsam Allah muhafaza. Konuşamazmışım. Mehmet öyle dedi. Ay Allahım sen koru YaRabbim.)
Belki vardı da sen farkında değildin. Başka taraflara baktığından ağzının içinde olanlardan bihaberdin. (Haberciler, kitap okuyan sesli kitap insanları ya da karşılaştığım kimileri bu kelimeyi kullanmak suretiyle beni kısa söylenen bihaber duyuşuna maruz bırakanlar size sesleniyorum: Bi’yi biraz uzatın ya da habersiz deyiverin gitsin. (https://sozluk.rtuk.gov.tr) Canım acıyor kulaklarım kısa bihaberi duydukça. Kapa parantez. Tekrar aç parantez Mehmet açtı bir şey dinliyor ve bu ses zihnimi dağıtıyor. Çok toplu olan nizamlı, intizamlı, ne yapacağına, ne diyeceğine/yazacağına daima hâkim canım zihnim bocalıyor şu an.)
Olur mı canım, ağzımın içine bakmasan da acısını fark ederdin; nasıl gece diline elektrik verilmiş hissiyle uyandın. Daha önce de olsa fark eder, bilirdin. Bilmek, öğrenmek, yaşamak, öğrendiğinle amel etmek, ölmek. Değişik, güzel makamlar. Beklentisizlik makamı en güzeli -mi- olmuyor ki bir yerinden yakalıyor insanı bu hırçın duygu. Beklenti duygu mu, evet herhangi bir konuda gerçekleşmesi istenilen veya umulan her türlü olguyu içeren duygudur kendisi.
Dün yazdım ya yazılarımı bloga koymak, onlar vesilesiyle bağ kurmak, okunmayınca neden yapıyorum ki bunu demek, sonra boş ver koy unut, tek bir bağ bile -sen şu an haberdar değilsen bile bu bağdan- olsa iyidir, diye düşünmek. İyidir yerine evla yazmak istedim sonra vazgeçtim. O da tam karşılamadı içimdeki kelimeyi/duyguyu, iyi de karşılamıyor gerçi. Neyse. Yazdığını bloga koy/serbest bırak dönerse senindir, deniz bilmezse balık döner. Nöroloğa gideyim, diyorum. Takdim tehir ( kulaklarınız çınlasın muhasebe müdürümüz Nimet Hanım) çok yapıyorum bu ara; zekâ yazacağıma zake yazıyorum misal. Hızlı yazmakla da ilgili olabilir tabii. Annem erken yaşta demans tanısı aldığından ürküyorum bazen. Gerçi o unutmayı seçmişti. Ben hatırlamayı seçiyorum. Hatırla, hatıra, hatır, hatırat. Hatırlamak -en azından unutmamak- için de elimden geleni yapıyorum. Sitokilinimi içiyor, sudokumu çözüyor, yazıyor yazıyorum. Her akşam olmasa da haftayı geçirmemeye çalışarak attığım adım sayısı, kimlerle konuştum, ne yaptım, nereye gittim ve o güne dair hissim neydi, geriye döne döne yazıyorum. Hatırlamak iyidir. Zihin zaten sana lazım gelmeyecekleri itina ile unutturuyor, gâhi acı, gâhi tatlı... Bu haftaki yönerge benden. Bazı öğrenmelerim var ki benim, komik, fena çuvallamalar neticesi. Pek de güzel yerleşmiştir bu öğrenmeler içime. Ezcümle: Çuvallamalarımızdan öğrendiklerim, sarsaklıklarımdan öğrendiklerim, hatalarımdan öğrendiklerim… diye başlayalım bakalım yazı bizi nereye götürecek.
Emre küçükken bir soru sorardı. Soruya göre hatırlamıyorum/bilmiyorum dediğimde son harfi uzatmak suretiyle hatırlaa/billl diye bağırırdı. Bilme, hatırlama gayretime katkısı olmuştur tahminim. Teşneyim zaten o ayrı. Bilmelere, öğrenmelere doymayan bir tatlıBehiye var derunumda. Her öğrenmem tatlı olmuyor, olmadı ama. Çuvalladıklarımdan, büyük konuştuklarımdan, hatalarımdan, gücümün yetmediklerinden de öğrendim bir hayli. Üstelik sanırım bu öğrenmeleri hayatıma işleyişim daha eylemsel oldu. Misal bir arkadaşım ruh hali dalgalıyken gittiği berberde büyük bir hayal kırıklığı yaşayınca kendi berberime götürmeyi teklif etmekle kalmayıp götürmem ve bir önceki berberin hezimeti, özel hayatındaki kızgınlıkları ne varsa benim yirmi küsur yıllık berberimin üzerine boca edişini seyretmem; davranışına kefil olamayacağım kimseye bir şey önermemem gerektiğini öğretti. Hoş bunun bir başka halini yıllar önce anneciğimin verdiği takvim arkası yazısında “sizden tavsiye istenmedikçe kimseye tavsiyede bulunmayın” okumuştum ama kitabî bilgiyi tefekkürle içselleştirme becerim gelişmemişse demek. Ya da amelî bilgi galebe çalmış. Bak, hatıra hatırayı açtı, başka şeyler yazacaktım ama işte zihin kıvrım kıvrım akacak mürekkep kalemde durmuyor. Görümcemin (Biz gençken içinde bulunduğum yapıda bu ilişki adlarını bilmemek havalı bir şeydi. Domestikus ya da aileyi kutsayan görünmek ayıpçı şeylerdi. Oysaki ne güzel tek kelimeye indirgenmiş/yüklenmiş ilişkiler/müesseseler. Bu yazı uzadıkça uzuyor. Yönergeye girdikten sonraki kısmı NBDY’ye, önceki kısmını bloga mı koysam, kızlara ayıp olmasa. Bu ne destan mı istedik biz senden NBDY’nin B’si demeseler. Demezler, merak etme ama fazla da dağılma hadi yaz artık, daha gidip bu ramazanın ilk sabah namazını kılacaksın.) (Önceki sayfaya bakmalıyım nerede kaldığımı hatırlamıyorum. Bir çelınç yap ve hatırlayabildiğin yerden sürdür yazıyı. Peki.)
Görümcemin kızının müstakbel kayınvalidesi ve sair akraba nişan bohçası ya da iade-i çeyiz ziyareti yapacaklar. On yedi on sekiz yılı vardır bu anının. Ben yenianne, sigarayı bırakmaya muktedir, en sevdiği kahve eşlikçisinden oğlu için vazgeçmiş cevval Behiye, altı aylık hamile olduğunu tahmin ettiğim ve fosur fosur sigara içen konuğa, keşke bu kadar sigara içmeseniz, karnınızdaki bebeğe üzüldüm doğrusu, deyiverdim. Hamile değilim, dedi kadın. Bir rahatsızlığım var ve karnım su topluyor, bebek değil o şişlik su. Allahım, ışınla beni buradan nereye olursa olsun. Hayır sana ne. Neymiş anlamadan, iç yüzünü bilmeden ahkam kesmemeliymiş. Hatta hiç ahkam kesmemeliymiş. Moda heştegle dinliyorum ama yargılamıyorum.
Bak şimdi bir sahne daha geldi gözüme alakalı mıdır bilmem ama komik. Hatıraların görümce kapısını açınca oradan sökün ettiyse demek. Görümcem namaza başladı, duaları, ayetleri, sureleri ezberliyor falan. Öğreniyoruz ki konuşan seccade varmış. Namaz surelerini okuyormuş. Alayım dedim ezberlemesi kolay olur. Bir zaman sonra karşıya geçtiğim bir gün aldım ben bu seccadeyi. Vapur, Eminönü lezzetli ritüelleri hayatımın. Neyse indim vapurdan ellerim dolu, otobüse bindim. Yüküm ağır yürüyemem çünkü. Şoförün bir ya da iki arkasına oturdum. Derinden bir Fatiha sesi geliyor. Ay ne güzel bak şoför dinleye dinleye sürüyor arabayı. Kimse bir şey demese dinleye dinleye varsam menzilime. Fatiha bitti başkaca sureler derken geldik benim durağa, kalktım yürüdüm kapıya sesin eşliğinde huşuyla. İniyorum otobüsten geliyorum sitenin kapısına ses hâlâ benimle. Ülen erdim mi ben yoksa. Başka ne olabilir. Kapıyı bıztlatmak suretiyle açacak zımbırtıyı almak üzere çantama eğildiğimde fark ediyorum ki ses poşetteki seccadeden geliyor. Nasıl olmuşsa açılmış. Ermemişim. Ne sandın cicim, öyle kolay erilseydi, öğrenilseydi, olunsaydı... Böyle birtakım anılarım vardı değinmeden geçemedim. Ve oldu sana bir hayli sayfa. Günlük tefeüllerimi de yapmadım. Neyse bir de bununla yorma zihnini nasılsa nasipteki oldurulacak.
Oldu.
Hayırlı Ramazanlar. (R küçük olacak.)
Bugün bir ilave var. Bana bakıp duruyor günlerdir kütüphaneden, Ayşe Ersayın Bir Roman Kadar Uzun Geride Kalanlar, Anılar, kitabı. Ana epigraftan gelsin (bölüm epigrafı değil, kitap epigrafı manasında, epigraf yerine ne diyebilirsin bilahare bak) “İnsanın yaşadığı değildir hayat, aslolan hatırladığı, anlatmak için ne hatırladığıdır.” GGM (Bu ne güzel tevafuk böyle, demek ki boşuna göz kırpmamış oradan bu kitap sana tatlı kız.)
SB, Günlükler 1948-1989 Sf. 108-109, 30/XII/950, “Kalbim mütemadiyen titriyor, o aklıma gelince iştahım kesiliyor. Yarabbim, (kitap böyle yazmış) mesudum sana şükürler olsun.” Hep sevmeler, aşık olmalar üzerinden mi akar hayat, gün ona göre mi kararır yoksa ışık kaynağı haline getirir insanı. Bir erkeğin günlüğüne neler düşürür sevmeleri, ümitlenmeleri... Böyle sıcak, böyle çocuksu saflık barındırır mı...
AsrıSaadet’ten 365 Güne BA, BH, BK, BKH 14. Gün, sf. 34-35, Ahde vefa ve fedakârlık
Önce Rabbime verdiğim söz, saygı, seviyeli şakalaş, sözünü tut, tutamayacağın sözü verme, düşmanlık, haset, bıdıbıdıdan kalbi arındır, vefayı sev, sahip çık. Ve git artık Alla’sen.
AkıtmaRomanda Akşamüstü Sayfası Ramazan Arifesi Ha Akışı Olmayan Sular Ha Cevabı Olmayan Sorular
28 Şubat 2025
29 Şaban 1446
15 Şubat 1440
Cuma, 17.33
evsalonyeşilkoltuk
(İlk kez başlığı yazıyı bitirmeden yazdım. Bakalım ne olacak, yazı nereye gidecek.)
Liseyi hatırlamıyorum, daha önceleri çalışıyordu zaten. Üniversitede eve her gelişimin gidişinde mutfak balkonunda olurdu annem. Karşıki sokağın köşesinden 63’e aşağı akıp kaybolana dek ben dönüp ona baktıkça el sallardı. Okul bitip de İstanbul’a döndüğümde -diyecektim ki okul bitmeden işe başladığımı ve dahi İstanbul’a ricat ettiğimi hatırladım- işe girdiğimde Bayrakoğlu Market’in köşesinden kaybolduğum sokak değişti annemin balkondalığı değişmedi. Evlendikten sonra iki kişi el sallar olduk anneevi ziyareti bitimlerinde. En son 4 Aralık 2022’de Esenköy’deki evlerinin camından el salladı annem. Fotoğrafını çektim, Mehmet’e bir başka el salladı son kez miydi dedim, beyimin ağlamalarımı susturmak için araya kattığı esprilerle karışık İstanbul’a vardım. Evden gidenin arkasından el sallamak, hayır dua üflemek anneliğin epigenetiğinden midir bilmem ben de yapıyorum aynı şeyi şimdi. Ne zaman başladığımı hatırlamıyorum ama. Olsun.
Aslında kafamdaki yazı girişi çok başkaydı, bundan birkaç gün önce -Salı ya da Çarşamba-Mehmet’e el sallamak üzere camı açtığımda yüzüme vuran taze hava, kurumuş dallarıyla asil çıplaklıklarının üzerindeki karı umut nişanı gibi taşıyan ağaçlarla dans ederken (az önce okuduğun öyküdeki tamlama hezimetine mi özendin Behiyem bu ne Alla’sen ya, sil çabuk şunu) ve bana oh, iyi ki hayat var, iyi ki nefes var ve iyi ki el sallamalı Ayetel Kürsi (Ayet’ül Kürsi, Ayet’el Kürsi?) var dedirten duyguyu o zaman yazmış olsaydım bambaşka bir metin çıkabilirdi ortaya pekala. Nasip. Ağızdan buhar çıkaran günleri seviyorum.
Bugün kahveye misafirlerim vardı. Bu vesileyle fark ettim ki misafir ağırlama ezberlerim, epigenetiğim sükuta uğramış. Evladım yeni mi öğrendin sen bu epigenetik kelimesini. Olur olmaz her yerde konduruyorsun. Yoo çok eski biliyorum ki ben. Pandemi. Evlerde pek buluşulmuyor artık. Özlemişim lezzetini. Artık önümüz ramazan ağırlar durursun. Sağlıkla âmin. Sabah yazamadım, dün de, ondan önceki gün de. Hatta en son ne zaman yazdım hatırlamıyorum. Bulurum bulmaya da lazım bir bilgi mi emin değilim.
Geçen gün nicedir yazılarını okuyamadığım -bloga eklemediğinden- Leylan ile de konuştuk, bütün direnmelerime rağmen aklımın bir yerinde dönüp duran yazma ve paylaşma/paylaşmama nedenlerini. Cümle acayip sarktı, yeniden başla.
Buraya -deftere/dünlüğe- yazdıklarımı bilgisayara geçiriyorum akabinde bloga da koyuyorum. Bazısını öyle oluyor ki kimse okumuyor, okuyorsa da haberim olmuyor. Konuşamıyor, bağ kuramıyoruz hasılı yazı üzerinden. Peki o zaman neden yapıyorum bunu. Geçen gün buna güzel bir cevap gelmişti zihnime ve devam cicim aferin demiştim kendime ama işte... Yetmiyor bazen bu şakacı dimağa bazı cevaplar. Yazı okurla bağ kurmak, bir nevi sohbet etmekse ve bu anlamda benimki bir garip monoloğa dönüşüyorsa anlamsız (mı) kalıyor...
Anlamsız kalır mı anlamsız olur mu. Bilemedim. Doğru yazacağım/konuşacağım düsturunu da dengede tutmalı, hem kendin hem iletişimde olduğun insanlar için. Öyle demişti biri birine “Seninle konuşurken, sana mesaj yazarken korkuyorum yanlış yapmaktan,” diye. Yok bana değil, bir sevdiğim bir başka sevdiğime dedi. Denge. İtidal.
BARE ile mutat toplantılarımızın (bunu tekil mi yazmalı, mutat olduğuna göre birden fazladır toplanma sayısı zaten, bilemedim) sonuncusunda üzerine konuştuğumuz kitap hakkındaki fikirlerimizi paylaşırken Behiye, dedi, sen kitapları okumuyorsun, onlarla konuşuyorsun. Sevdim cümleyi ve ihtiva ettiği anlamı. Yazılarımı bloga koymak da böyle bir şeydir belki. Bilemedim. Nedenlerimin nedenlerini incele ve beni rahatlat ey etiyoloji. Kelimelerim kurumuş benim bu akşam. Duygu gelince yazmalı insan.
Bu haftanın yönergesini ben verdim. Daha onu yazacağım. Yeşim yazmış, koymuş sayfaya da ama okumadım henüz. Kendiminkini yazmadan okumuyorum. Hele şimdi hiç okumayayım kilitlenir kalırım. Baksana üç sayfa dolsun diye ne çok abidik gubidik şey yazdım. Neyse bu akşamüstü sayfası da böyle olsun efenim bir sonraki akışa kadar kendinize çok iyi davranın Hünkârım...




