Sakar/Kurmaca Bakışıma Bakış Ekleyen Acı




15 Mayıs 2025

2 Mayıs 1441

17 Zilkade 1446

Perşembe, 8.40

Nil Ah Nil Cennet ırmaklığına şehadet

Neden böyle bir başlık attım. Başlık atılır mı konulur mu yazılır mı ya da bu başlık atma teriminin kökeni nedir de gelmiş dilime persenk* (Evet yanlış biliyormuşuz pelesenk değil, doğrusu persenkmiş.) olmuştur.

Bilemiyorum. Şimdiii… Sözlerimi geri alamam, yazdığımı baştan yazamam. Bir daha geri dönemem. Hiç bi’ kere hayat bayram olmadı ya da her nefes alışımız bayramdı, bir umuttu yaşamak…
Ne diyor ne yazıyor bu kadın…Saçma sapan… Ne zaman bilemiyorum desem, demeden içimden geçirsem iş bu Bulutsuzluk Özlemi gelir dilime, usuma; melodisiyle iyi gelir bana bu hal, bu şarkı ve hatırlattıkları ve söyledikleri. Dağıldım yine di’ mi. Evet. Zaten habire üç nokta koyarak da ilerledim, eskiden severdim ama artık sevmemelerdeyim. Nokta israfı. Ya da belki eskiden sözlerimin ardı arkası kesilmiyor devam hissi ile akıyordu da şimdi hep bitire, kapata ilerliyorumdur yazıyı/yaşamı.
–hep/hiç yoktur derdi Seher Hanım, 

kulakları çınlasın ki her daim duamdadır kendisi 

ruhumu şifailesulayanpsikologkadın, 

iki dünyası nur olsun âmin– 

Demin Kitapyurdu’na bitirdiğim kitapla ilgili bir yorum yazdım -bakalım onaylanacak mı- dur dedim orada kalmasın bu yorum akıtmaromanın sayfalarında da yerini alsın. Sonra dedim sen kitaptan fotoğraflar koy bu sefer. Bir baktım meğer ne anılı bir kitapmış benim için. Sen kitapları okumuyorsun kitaplarla konuşuyorsun diyen ve “Behiye bize atölye yap!” ısrarlı sloganıyla beni 2019 sonu atölye işlerine bulaştıran Rumeysa Oğuz canımın da kulaklarını çınlatayım bu vesile ile. Çok şey yazmayacağım o kadar anılı o kadar anılı bir kitap olmuş ki. Ve o kadar çok şey düşündürmüş ki. Sayfalara aldığım notlar, ben kitabı okurken o esnada başka hayatlarda yaşananlar ve o yaşananların benBehiye’ye yaptıkları. Anne babalar, dayatılan kalıplar, avuçlarından kayıp gitmesin diye korumaya çalışırken, çocuklara rağmen çocukların iyiliği için onlara yapılanlar. (Bunu kitaptaki ebeveynler için kat’â söylemiyorum.) Esnemeyi bilmediğinden, ara renkleri ihmal edip ana renk de ana renk diye tutturduğundan kıran/kırılan ve bu esnada çocuklara ne yaptığının farkında olmayan kurum ve kişilere istinaden söylediklerim. Bak yazarken bile midem buruldu. Ah ya.
İyisi mi susayım okurkenki hislerim konuşsun.

O şiş yüzü ismi olmadan da tanırdım, o kısık gözleri

ve o tuhaf gülümsemeyi; hiçbir şeyin yolunda gitmediği apaçıkken,

"Her şey yolunda" demeye çalışan o yorgun yüzü,

bana düşmanca değilse de umutsuz gözlerle bakan, ulaşılmaz

bir yere çekilmiş o yüzü; "Hiçbir şey yapamayacaksın"

diyen bakışı. Gerçekten de hiçbir şey yapamadığımı o gün

anladım. 

***

Bir zamanlar onu tanımış, onun için bir şeyler

yapmaya çalışmış olan insanları düşündüm (bizim okuldan

alındıktan sonra başladığı okulun personeli), o gün değilse

bile sonraki günlerde bu ilanı görecek, birden artık çok geç

olduğunu anlayacaklardı çünkü Diana'nın o şiş yüzü, o tuhaf

biçimde kavuşturulmuş kolları, iri ilmekli beyaz hırkanın

üzerine sarkan fuları günlerce her yerde olacaktı.

***

çünkü her şeyin görkemli ve geleneksel olmasını istiyordu,

ilkbaharın başıydı. Gerisinin geldiğini göremedik.

Hep böyledir o, tuhaf bir çocuktur. Kendini geri planda tutan,

kararlarını tek başına alan yumruk gibi sert bir kişilik, size kararını 

aniden bildirir ve o andan itibaren geri dönüşü

yoktur, asla bir açıklama yapmaz ve bir felaketle karşı karşı

ya olsanız bile, oturup ağlamaktan başka bir şey gelmez

elinizden. Sonra ansızın, siz daha ne olduğunu anlamadan,

heyecanla, büyük duygu patlamalarıyla size sarılır, hatalarını

onarmanızı, onunla bir bebek gibi ilgilenmenizi ister, tuhaf

çocuk. 

***

O gün annemle ben eve dönerken,

arazide olağanüstü, her şeyi emen bir sessizlik vardı

ve ağaçların arasındaki o hareketsiz gölge; ama onun bir

ağaç olmadığı daha uzaktan besbelliydi. 

***



Cehenneme geldiğimizi hemen anladım. Arabaya

geri dönmeliydim, çocuklara, "Hadi gidiyoruz," demeliydim

ama insan bocalıyor.

***

Tedirgindim, belki de onun sevinmesini beklediğim

için, o tevekkül halini beklemediğim için, kayıtsızlığını

ve o dayak yemiş köpek halini, ama fikrini değiştirir korkusuyla

bir şey demeye cesaret edemiyordum.

***


Aslında, sorun ablamsa çözümün o olmayacağını gayet

iyi biliyor olmalıydım. Ama kendi kendine diyorsun ki, "En

azından bir şey yapmış olacağım, en azından ona söylemeyi

denemiş olacağım," oysa hiçbir şey söylenmedi, hiçbir şey

yapılmadı.

***Gözümde kızımın kendi çocukluğundan sahneler canlanıyordu,

yalan söylediği halde, gözlerimin içine dimdik bakıp

gülümserdi, yaptığı şeyi ona yasaklamış olduğumu kesinlikle

inkar ederdi ve beni o hale getirirdi ki gerçekten yasaklamış

mıydım, artık emin olamazdım; onu suçüstü yakaladığım

halde, değil yapmak, aklından geçirdiğini bile inkar

ederdi ve ben artık onu yakaladığımdan bile emin olamazdım.

***

Hayatımın

neden art arda gelen felaketlerden ibaret olduğunu bir

anlayabilseydim. Keşke biri bana bunu açıklayabilseydi; neden

her şeyi yitirdiğimi. Çünkü ben onu, o çocuğu seviyordum,

onun için en iyisini istiyordum.

***



Geldikleri

zaman, yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu hemen hissettim;

bir makinenin mekanizmaları gibi birbirinden ayrılmaz

durumdaydılar, kaynaşmış gibiydiler ve makine kendi

başına çalışıyordu. Adam soğuktu, aşın kibardı. Kadının son

konuştuğumuz zamanki halinden eser yoktu; daha önce konuşkan,

açık yürekli, içini dökmeye istekliydi; bana sırrını

paylaşırmış gibi gebeliğinden söz etmişti, sanki bu bizi yakınlaştırmalıymış

gibi. Oysa şimdi, kendinden çok emin ve

çok nazik, hatta aşırı saygılı bir üslupla konuşuyor, bana

"Hanım" diye hitap ediyordu. 

***

Ve sanki ben vahim bir haksızlığa

yol açmak üzereymişim gibi, "Zaten hep aileler suçlanır,"

dedi. 

***

Şimdi düşünüyorum

da belki bu sözcüklerin anlamını hafife almıştım. Belki

yine anne-babasının sorumlu tutulmasına değil, onlara hala

konuşulabilecek insanlar gözüyle bakılmasına itiraz ediyordu.

***

Babası bize merhaba demesi için onu ilk kez

getirdiğinde üstüme atlamıştı ama coşkudan, çocukça bir

içtenlikten değil; daha çok, başkalarıyla arasında temel bir

mesafe duygusu olmayan birinin yapacağı bir hareketti bu

ve ben gerildim.

***

Kaygılıydım. Panik halinde davranıyordu, iyi olmadığını,

yerini bulmakta zorlanacağını açıkça hissediyordum. Daha

ilk haftadan başlayarak devamlı parmak kaldırıyor, dikkat

çekmeye çalışı yor, her şeyi yapmak isti yor, çok yüksek sesle

konuşuyor, olmadık zamanlarda gülüyor, başkalarının sözünü

kesiyor, gülüyor, sonra özür diliyor ve daha da sesli

gülüyordu. O kendini her şeyin ortasına atma haline sınır çizerek

karşılık vermeye çalışıyordum.

***

Oysa savcı

olgulara ihtiyaç duyardı, kuşkulara değil. 

***


Sebebi, normal görünmemiz, gerçek bir

aile gibi görünmemiz konusundaki saplantıları.




Kitapyurdu'na yazdıklarım:


“Yazarın, okurdaki sorularla zerrece ilgilenmeden anlatmak istediği hikâyeyi ustaca aktardığını düşündüğüm kitap.

Bir kız çocuğunun insanın içini ezen kısa hayatını, o hayata temas eden insanlar gözünden yalın bir dille anlatmış. Kitap boyu defalarca “tamam da neden” sorusu okurun zihnini zorluyor ve sonunda da çünkülere ulaşamıyor okur. Fakat buna pek de takılacak hal kalmıyor. Demek ki insan, hikâyeyi neden yazdığını bilen bir kalemi okuduğunda, boşluklara pek de takılmıyor; iyi ki okudum, demiş oluyor çünkü nihayetinde.”

Aileden âlâ sınav mı var...
*
“Yaklaşık yirmi yıldır editörlük yapıyorum, hiç zararını görmedim diyemem. Bunun bir hastalık olduğunu ve benim de bu hastalığı (artık kimden geçtiyse) kapmış olduğumu, sokakta huzurla yürüyemez hale gelince anladım ilkin -tabelalarda tashih, ilanlarda Türkçe ve mantık hataları ("ikili pozisyonlarda sertliğin maç bileti burada!" - hatayı bulun!) otomatik olarak batmaya başlayınca, "persenk" yerine "pelesenk" diyenlere istemdışı bir şekilde vurma arzusu duyar olunca yani.“(Cem Aktaş, Notos Dergisi)

AkıtmaRomanda Uzayıp Giden Bir Sabah Sayfası

  


1 Mart 2025

1 Ramazan 1446

1 Şubat 1440

Cumartesi, 06,17 

YK

Neden buluşur insanın yolu bir başka insan, olay, kurum/kuruluş ve dahi durumla. Dilimin kenarını ısırma acısına uyandım gece. Yaş ilerledikçe türlü icatlar çıkarıyorsun Behiye. Sorma ne yanak ısırma ne diş sıkma, son kertesi de dil... Yoktu böyle şeylerim. Yaşla öne/aşağıya meyleden çene mi acaba bunun müsebbibi. Yerçekimi diyorsun yani. Bilmem. (Bir şey değil ya fark etmez de koparırsam Allah muhafaza. Konuşamazmışım. Mehmet öyle dedi. Ay Allahım sen koru YaRabbim.)

Belki vardı da sen farkında değildin. Başka taraflara baktığından ağzının içinde olanlardan bihaberdin. (Haberciler, kitap okuyan sesli kitap insanları ya da karşılaştığım kimileri bu kelimeyi kullanmak suretiyle beni kısa söylenen bihaber duyuşuna maruz bırakanlar size sesleniyorum: Bi’yi biraz uzatın ya da habersiz deyiverin gitsin. (https://sozluk.rtuk.gov.tr) Canım acıyor kulaklarım kısa bihaberi duydukça. Kapa parantez. Tekrar aç parantez Mehmet açtı bir şey dinliyor ve bu ses zihnimi dağıtıyor. Çok toplu olan nizamlı, intizamlı, ne yapacağına, ne diyeceğine/yazacağına daima hâkim canım zihnim bocalıyor şu an.) 

Olur mı canım, ağzımın içine bakmasan da acısını fark ederdin; nasıl gece diline elektrik verilmiş hissiyle uyandın. Daha önce de olsa fark eder, bilirdin. Bilmek, öğrenmek, yaşamak, öğrendiğinle amel etmek, ölmek. Değişik, güzel makamlar. Beklentisizlik makamı en güzeli -mi- olmuyor ki bir yerinden yakalıyor insanı bu hırçın duygu. Beklenti duygu mu, evet herhangi bir konuda gerçekleşmesi istenilen veya umulan her türlü olguyu içeren duygudur kendisi. 

Dün yazdım ya yazılarımı bloga koymak, onlar vesilesiyle bağ kurmak, okunmayınca neden yapıyorum ki bunu demek, sonra boş ver koy unut, tek bir bağ bile -sen şu an haberdar değilsen bile bu bağdan- olsa iyidir, diye düşünmek. İyidir yerine evla yazmak istedim sonra vazgeçtim. O da tam karşılamadı içimdeki kelimeyi/duyguyu, iyi de karşılamıyor gerçi. Neyse. Yazdığını bloga koy/serbest bırak dönerse senindir, deniz bilmezse balık döner. Nöroloğa gideyim, diyorum. Takdim tehir ( kulaklarınız çınlasın muhasebe müdürümüz Nimet Hanım) çok yapıyorum bu ara; zekâ yazacağıma zake yazıyorum misal. Hızlı yazmakla da ilgili olabilir tabii. Annem erken yaşta demans tanısı aldığından ürküyorum bazen. Gerçi o unutmayı seçmişti. Ben hatırlamayı seçiyorum. Hatırla, hatıra, hatır, hatırat. Hatırlamak -en azından unutmamak- için de elimden geleni yapıyorum. Sitokilinimi içiyor, sudokumu çözüyor, yazıyor yazıyorum. Her akşam olmasa da haftayı geçirmemeye çalışarak attığım adım sayısı, kimlerle konuştum, ne yaptım, nereye gittim ve o güne dair hissim neydi, geriye döne döne yazıyorum. Hatırlamak iyidir. Zihin zaten sana lazım gelmeyecekleri itina ile unutturuyor, gâhi acı, gâhi tatlı... Bu haftaki yönerge benden. Bazı öğrenmelerim var ki benim, komik, fena çuvallamalar neticesi. Pek de güzel yerleşmiştir bu öğrenmeler içime. Ezcümle: Çuvallamalarımızdan öğrendiklerim, sarsaklıklarımdan öğrendiklerim, hatalarımdan öğrendiklerim… diye başlayalım bakalım yazı bizi nereye götürecek.

Emre küçükken bir soru sorardı. Soruya göre hatırlamıyorum/bilmiyorum dediğimde son harfi uzatmak suretiyle hatırlaa/billl diye bağırırdı. Bilme, hatırlama gayretime katkısı olmuştur tahminim. Teşneyim zaten o ayrı. Bilmelere, öğrenmelere doymayan bir tatlıBehiye var derunumda. Her öğrenmem tatlı olmuyor, olmadı ama. Çuvalladıklarımdan, büyük konuştuklarımdan, hatalarımdan, gücümün yetmediklerinden de öğrendim bir hayli. Üstelik sanırım bu öğrenmeleri hayatıma işleyişim daha eylemsel oldu. Misal bir arkadaşım ruh hali dalgalıyken gittiği berberde büyük bir hayal kırıklığı yaşayınca kendi berberime götürmeyi teklif etmekle kalmayıp götürmem ve bir önceki berberin hezimeti, özel hayatındaki kızgınlıkları ne varsa benim yirmi küsur yıllık berberimin üzerine boca edişini seyretmem; davranışına kefil olamayacağım kimseye bir şey önermemem gerektiğini öğretti. Hoş bunun bir başka halini yıllar önce anneciğimin verdiği takvim arkası yazısında “sizden tavsiye istenmedikçe kimseye tavsiyede bulunmayın” okumuştum ama kitabî bilgiyi tefekkürle içselleştirme becerim gelişmemişse demek. Ya da amelî bilgi galebe çalmış. Bak, hatıra hatırayı açtı, başka şeyler yazacaktım ama işte zihin kıvrım kıvrım akacak mürekkep kalemde durmuyor. Görümcemin (Biz gençken içinde bulunduğum yapıda bu ilişki adlarını bilmemek havalı bir şeydi. Domestikus ya da aileyi kutsayan görünmek ayıpçı şeylerdi. Oysaki ne güzel tek kelimeye indirgenmiş/yüklenmiş ilişkiler/müesseseler. Bu yazı uzadıkça uzuyor. Yönergeye girdikten sonraki kısmı NBDY’ye, önceki kısmını bloga mı koysam, kızlara ayıp olmasa. Bu ne destan mı istedik biz senden NBDY’nin B’si demeseler. Demezler, merak etme ama fazla da dağılma hadi yaz artık, daha gidip bu ramazanın ilk sabah namazını kılacaksın.) (Önceki sayfaya bakmalıyım nerede kaldığımı hatırlamıyorum. Bir çelınç yap ve hatırlayabildiğin yerden sürdür yazıyı. Peki.) 

Görümcemin kızının müstakbel kayınvalidesi ve sair akraba nişan bohçası ya da iade-i çeyiz ziyareti yapacaklar. On yedi on sekiz yılı vardır bu anının. Ben yenianne, sigarayı bırakmaya muktedir, en sevdiği kahve eşlikçisinden oğlu için vazgeçmiş cevval Behiye, altı aylık hamile olduğunu tahmin ettiğim ve fosur fosur sigara içen konuğa, keşke bu kadar sigara içmeseniz, karnınızdaki bebeğe üzüldüm doğrusu, deyiverdim. Hamile değilim, dedi kadın. Bir rahatsızlığım var ve karnım su topluyor, bebek değil o şişlik su. Allahım, ışınla beni buradan nereye olursa olsun. Hayır sana ne. Neymiş anlamadan, iç yüzünü bilmeden ahkam kesmemeliymiş. Hatta hiç ahkam kesmemeliymiş. Moda heştegle dinliyorum ama yargılamıyorum.

Bak şimdi bir sahne daha geldi gözüme alakalı mıdır bilmem ama komik. Hatıraların görümce kapısını açınca oradan sökün ettiyse demek. Görümcem namaza başladı, duaları, ayetleri, sureleri ezberliyor falan. Öğreniyoruz ki konuşan seccade varmış. Namaz surelerini okuyormuş. Alayım dedim ezberlemesi kolay olur. Bir zaman sonra karşıya geçtiğim bir gün aldım ben bu seccadeyi. Vapur, Eminönü lezzetli ritüelleri hayatımın. Neyse indim vapurdan ellerim dolu, otobüse bindim. Yüküm ağır yürüyemem çünkü. Şoförün bir ya da iki arkasına oturdum. Derinden bir Fatiha sesi geliyor. Ay ne güzel bak şoför dinleye dinleye sürüyor arabayı. Kimse bir şey demese dinleye dinleye varsam menzilime. Fatiha bitti başkaca sureler derken geldik benim durağa, kalktım yürüdüm kapıya sesin eşliğinde huşuyla. İniyorum otobüsten geliyorum sitenin kapısına ses hâlâ benimle. Ülen erdim mi ben yoksa. Başka ne olabilir. Kapıyı bıztlatmak suretiyle açacak zımbırtıyı almak üzere çantama eğildiğimde fark ediyorum ki ses poşetteki seccadeden geliyor. Nasıl olmuşsa açılmış. Ermemişim. Ne sandın cicim, öyle kolay erilseydi, öğrenilseydi, olunsaydı... Böyle birtakım anılarım vardı değinmeden geçemedim. Ve oldu sana bir hayli sayfa. Günlük tefeüllerimi de yapmadım. Neyse bir de bununla yorma zihnini nasılsa nasipteki oldurulacak. 

Oldu.

Hayırlı Ramazanlar. (R küçük olacak.)

Bugün bir ilave var. Bana bakıp duruyor günlerdir kütüphaneden, Ayşe Ersayın Bir Roman Kadar Uzun Geride Kalanlar, Anılar, kitabı. Ana epigraftan gelsin (bölüm epigrafı değil, kitap epigrafı manasında, epigraf yerine ne diyebilirsin bilahare bak) “İnsanın yaşadığı değildir hayat, aslolan hatırladığı, anlatmak için ne hatırladığıdır.” GGM (Bu ne güzel tevafuk böyle, demek ki boşuna göz kırpmamış oradan bu kitap sana tatlı kız.)

SB, Günlükler 1948-1989 Sf. 108-109, 30/XII/950, “Kalbim mütemadiyen titriyor, o aklıma gelince iştahım kesiliyor. Yarabbim, (kitap böyle yazmış) mesudum sana şükürler olsun.” Hep sevmeler, aşık olmalar üzerinden mi akar hayat, gün ona göre mi kararır yoksa ışık kaynağı haline getirir insanı. Bir erkeğin günlüğüne neler düşürür sevmeleri, ümitlenmeleri... Böyle sıcak, böyle çocuksu saflık barındırır mı...

AsrıSaadet’ten 365 Güne BA, BH, BK, BKH 14. Gün, sf. 34-35, Ahde vefa ve fedakârlık

Önce Rabbime verdiğim söz, saygı, seviyeli şakalaş, sözünü tut, tutamayacağın sözü verme, düşmanlık, haset, bıdıbıdıdan kalbi arındır, vefayı sev, sahip çık. Ve git artık Alla’sen.

 

 

 

 

 

 

AkıtmaRomanda Akşamüstü Sayfası Ramazan Arifesi Ha Akışı Olmayan Sular Ha Cevabı Olmayan Sorular

  

28 Şubat 2025

29 Şaban 1446

15 Şubat 1440

Cuma, 17.33
 evsalonyeşilkoltuk

(İlk kez başlığı yazıyı bitirmeden yazdım. Bakalım ne olacak, yazı nereye gidecek.)

Liseyi hatırlamıyorum, daha önceleri çalışıyordu zaten. Üniversitede eve her gelişimin gidişinde mutfak balkonunda olurdu annem. Karşıki sokağın köşesinden 63’e aşağı akıp kaybolana dek ben dönüp ona baktıkça el sallardı. Okul bitip de İstanbul’a döndüğümde -diyecektim ki okul bitmeden işe başladığımı ve dahi İstanbul’a ricat ettiğimi hatırladım- işe girdiğimde Bayrakoğlu Market’in köşesinden kaybolduğum sokak değişti annemin balkondalığı değişmedi. Evlendikten sonra iki kişi el sallar olduk anneevi ziyareti bitimlerinde. En son 4 Aralık 2022’de Esenköy’deki evlerinin camından el salladı annem. Fotoğrafını çektim,  Mehmet’e bir başka el salladı son kez miydi dedim, beyimin ağlamalarımı susturmak için araya kattığı esprilerle karışık İstanbul’a vardım. Evden gidenin arkasından el sallamak, hayır dua üflemek anneliğin epigenetiğinden midir bilmem ben de yapıyorum aynı şeyi şimdi. Ne zaman başladığımı hatırlamıyorum ama. Olsun. 

Aslında kafamdaki yazı girişi çok başkaydı, bundan birkaç gün önce -Salı ya da Çarşamba-Mehmet’e el sallamak üzere camı açtığımda yüzüme vuran taze hava, kurumuş dallarıyla asil çıplaklıklarının üzerindeki karı umut nişanı gibi taşıyan ağaçlarla dans ederken (az önce okuduğun öyküdeki tamlama hezimetine mi özendin Behiyem bu ne Alla’sen ya, sil çabuk şunu) ve bana oh, iyi ki hayat var, iyi ki nefes var ve iyi ki el sallamalı Ayetel Kürsi (Ayet’ül Kürsi, Ayet’el Kürsi?) var dedirten duyguyu o zaman yazmış olsaydım bambaşka bir metin çıkabilirdi ortaya pekala. Nasip. Ağızdan buhar çıkaran günleri seviyorum.

Bugün kahveye misafirlerim vardı. Bu vesileyle fark ettim ki misafir ağırlama ezberlerim, epigenetiğim sükuta uğramış. Evladım yeni mi öğrendin sen bu epigenetik kelimesini. Olur olmaz her yerde konduruyorsun. Yoo çok eski biliyorum ki ben. Pandemi. Evlerde pek buluşulmuyor artık. Özlemişim lezzetini. Artık önümüz ramazan ağırlar durursun. Sağlıkla âmin. Sabah yazamadım, dün de, ondan önceki gün de. Hatta en son ne zaman yazdım hatırlamıyorum. Bulurum bulmaya da lazım bir bilgi mi emin değilim. 

Geçen gün nicedir yazılarını okuyamadığım -bloga eklemediğinden- Leylan ile de konuştuk, bütün direnmelerime rağmen aklımın bir yerinde dönüp duran yazma ve paylaşma/paylaşmama nedenlerini. Cümle acayip sarktı, yeniden başla.

Buraya -deftere/dünlüğe- yazdıklarımı bilgisayara geçiriyorum akabinde bloga da koyuyorum. Bazısını öyle oluyor ki kimse okumuyor, okuyorsa da haberim olmuyor. Konuşamıyor, bağ kuramıyoruz hasılı yazı üzerinden. Peki o zaman neden yapıyorum bunu. Geçen gün buna güzel bir cevap gelmişti zihnime ve devam cicim aferin demiştim kendime ama işte... Yetmiyor bazen bu şakacı dimağa bazı cevaplar. Yazı okurla bağ kurmak, bir nevi sohbet etmekse ve bu anlamda benimki bir garip monoloğa dönüşüyorsa anlamsız (mı) kalıyor...

Anlamsız kalır mı anlamsız olur mu. Bilemedim. Doğru yazacağım/konuşacağım düsturunu da dengede tutmalı, hem kendin hem iletişimde olduğun insanlar için. Öyle demişti biri birine “Seninle konuşurken, sana mesaj yazarken korkuyorum yanlış yapmaktan,” diye. Yok bana değil, bir sevdiğim bir başka sevdiğime dedi. Denge. İtidal. 

BARE ile mutat toplantılarımızın (bunu tekil mi yazmalı, mutat olduğuna göre birden fazladır toplanma sayısı zaten, bilemedim) sonuncusunda üzerine konuştuğumuz kitap hakkındaki fikirlerimizi paylaşırken Behiye, dedi, sen kitapları okumuyorsun, onlarla konuşuyorsun. Sevdim cümleyi ve ihtiva ettiği anlamı. Yazılarımı bloga koymak da böyle bir şeydir belki. Bilemedim. Nedenlerimin nedenlerini incele ve beni rahatlat ey etiyoloji. Kelimelerim kurumuş benim bu akşam. Duygu gelince yazmalı insan.

Bu haftanın yönergesini ben verdim. Daha onu yazacağım. Yeşim yazmış, koymuş sayfaya da ama okumadım henüz. Kendiminkini yazmadan okumuyorum. Hele şimdi hiç okumayayım kilitlenir kalırım. Baksana üç sayfa dolsun diye ne çok abidik gubidik şey yazdım. Neyse bu akşamüstü sayfası da böyle olsun efenim bir sonraki akışa kadar kendinize çok iyi davranın Hünkârım...

Sanmalar ve Kış ve AkıtmaRoman ve 2015 ve Lütfen Artık Dizi Adlarına Bi' Bakın Hiç Olmuş mu

          

Dün sabah Herkes Uyurken Beni bir Sanat Filmi 
Kasabasına Götüren An Konulu Şaheserim

                                                                                                                        21 Şubat 2025
22 Şaban 1446
8 Şubat 1440
Cuma, Salon, 

Koltukların önündeki halı, yer. 
Hemzemin geçit neydi yav, yani kavramın 
karşılığı imge geliyor da gözüme kelimelerle tarifi ne? 
Kulakların çınlasın Arzu Savaş ve dahi Zihin Haritaları Eğitimi.
Kasım: 106 
Yaza kaldı yetmiş kusur gün; kaçııın...



Ay bu sanmalar çok yorucu yav. Onun için zannın çoğundan kaçınmalı onun için haram ya. Yük çünkü. Yük diye değil, itaat... neyse girmeyeyim oralara herkesin itaatine ben karışamam. Tam ben bunu yazmışken kalem bu deftere yazmıyor. İtaat et ey kalem bana. Yenisini alıp geliyorum hemen.

Gelemedim valla hemen. 23 Şubat Pazar 05.22 oldu zaman, 24 Şaban 1446 ve hatta inanabiliyor musun 10 Şubat 1440, Kasım: 108, Hicrî Şemsi: 1403 ve maalesef yine gündüzün uzaması üç ÜÇ 3 dakika. Peygamberimizin Veda Hutbesi (632), Avusturyalı yazar Stefan Zweig’in ölmeyi seçişi, (1942), Kızıl Ordu'nun (Troçkice) kuruluşu (1918), Ardahan ve Posof’
un Düşman İşgalinden Kurtuluşları. (1922, tabii yakın ya iki yer birbirine, kurtara kurtara ilerlemiş canım ecdadım.) Peki oluyor mu; böyle apostrof bir satırda, ek sonraki satırda kalabiliyor mu, bilmem. Bak en iyisi hece bölmeler, satır başılar (Allah canını almıya; başları olacak başılar ne!) falanlara sen. Ve sıkma kalemi elin acıyacak birazdan. 

Ve pencereme doğan bir ay karşıladı beni bu sabah salona girip de lambayı yakıp da camı açmak istediğimde. Soğuk evet bir o kadar da temiz hava. Ezan bitimine dek. Her sabah temiz dünya içeri dolasıya. Son dördün mü bu? Sanırım. Son hilal. Ay’ın Dünya’dan sol yarısının göründüğü evre. Bir yarın hep karanlık canımAy. Güneş her şeyiyle ortada. Ki yorar. Öyle mi dersin. Dolunay da var hem. Of karışık hadise; açılar, karanlıklar falan. Sonuçta gelirken de giderken de pencereme hilalini bırakan aya selam olsun. 

Ayın evreleri biçim biçim, önceki sayfa da buraya iz çıkarmış içim içim. (bu cümleyi, yazını bilgisayara geçirirken- temize çekerken daha güzel bir ifade-, çıkar bence) Defterimin canım sayfası, ne fena oldun sen, yazdığımı göremiyorum öbür sayfanın izlerinden. İZ sevmiyorum sanırım. 

İZ: Türkçe bir kelime; 

1- İnsan veya hayvan ayağının yerde kalan şekli,

2- Bir şeyin yerde bıraktığı iz.

3- Mec. Yaşanmış bir şeyden geriye kalan belirti,

4- Emare, işaret, delil,

5- Mat. Bir düzlemin, bir düzlem veya doğru ile kesişmesinden doğan ara kesit.

İz bırakmak, izi silinmek, iz sürmek... uzayıp gidiyor liste canım Kubbealtı Sözlük’te. Ve...O ne... İZ (ﻋﺰّ) i. (Arapça: ‘izz) Yücelik, ululuk, şeref, değer, itibar, çıkmasın mı karşıma -çıksın- tam aydınlanıcam; vara yoğa aydınlananlar geliyor aklıma ve malum karikatür, vazgeçiyorum. 
Lakin benim hercai zihnim Türkçe iz ile Arapça izi bağlama temayülünde. Ulu insan iz bırakır di’mi yok di’ değil. her iz izzetli değil. Sözlükte ize ayrılan sayfa sayısı yedi. Neler yok ki; izan var, izlek var, izlal var, izmarit var. Hepsinin kökü aynı değil ama. Kiminin içeride kiminin dışarıda. Ezcümle ben karar verdim sevmeye izi. https://lugatim.com/s/iz

Bu kadar dolu, hikâyeli şey sevilmez mi. Sevilir. Ayın da var karanlık yüzü ama pencerende sana gösterdiği kadarını seviyorsun. Her iz de varsın güzel göstermesin kendini, bazısı defterini, defterindeki yazıları karartsın varsın. Defterleri bilgisayarda temize çekmeye başladığımdan beri (Çekmeğe demez miydik eskiden ne zamandan beri -ğ yerine -y kullanır olduk, bellekte yeri yok. Demezdik belki de.) bakıyorum sohbete okur da geliyor arada. Behiye ile Hünkâr’ın yanına ilişiyor şirin yüz/leri. Çok değiller hatta bazen hiçler. Yoklar. Olsun. İyi geliyor bana deftere yazdığımı bilgisayara geçmek. Klavyeye bakmadan yazma temrini yapmak. Yıllarımı tek bir dosyada görmek. Ne ki okuyanı olmasa da. Öbür türlü bir şey arayacağım da, eski defter ya da kitabın arasındaki kâğıt, peçete neyse ne önüme düşecek de... Karşılaşacağım o yılların Behiyesiyle. Hey de hey. Cuma sabah, Emre kareli defter istedi benden. Döktük defter dolabını arıyoruz. Birazdan burada görülecek olan satırların olduğu Yazı Evi defterini bulduk misal. 


Kareli. Sevdi defteri, aldı. İki dakika sonra getirdi; anne ilk sayfalarda yazıların var, dedi. Üç sayfa yazmış bırakmışım. Ey hayat sen şavkı sularda bir dolunaysın aslında yokum ben bu oyunda ömrüm beni yok saysın. (Olmadı, bağlama uymadı ama bilirsin ben çok severim bu şiiri Behiş. Bilirim Hükiş. Ercan Kesal karısına Nazo, diyor. Ulu orta bizimleyken de. Pek çok söyleşisinde denk geldim. Böyle demeleri seviyorum. Bana diyenler/denenler var. Benim dediklerim. Buna başka sefer bakayım parantez genişleyince potluk yapıyor.) Hey gidi zaman. 2015 Kasım’ında yazmışım o satırları. (Yine aynı böyle bu usul akıtmışım. Yeşim kim bilir ne yazın demiştir de ben ne yazmışımdır. Temize çekerim onları da yarın falan.) Neden devam etmemişim o deftere yazmaya. Bilmem. Yazı Evi’nden bir tem-İZ hatıra kalsın diye mi. On sene geçmiş, bu zaman ne acayip bir yaratılmış varlık. Sahi zaman ne? Hiç bakmamışım sözlüğe. Üzerine bu kadar düşünüp okuyup üstelik.

ZAMAN (ﺿﻤﺎﻥ):

1- Kefil olma, kefillik. Nasıl yani, nasıl bir metafor bu diyordum ki başka zaman da varmış Allahtan, sayfanın altına doğru. Bizim zaman o, zel ile yazılan. (Bu da tazmine zemin hazırlayan zaman, memnun olduk efenim tanıştığımıza.)

ZAMAN: (ﺯﻣﺎﻥ)

1- Olmuş ve olacak hâdiselerin birbiri ardınca cereyan edişinin düşüncemizde meydana getirdiği başı ve sonu belli olmayan soyut kavram, vakit.

2- Bu kavramın belirli sınırlar içinde kalan bir parçası, vakit.

3- Bir önce veya bir sonraya göre belirli bir an.

4- İçinde bulunulan devir, yaşanmakta olan vakit.

Ay devam edemeyeceğim liste çok uzun. Buna rağmen iz ebadında değil sözlükteki yeri. 

Zaman geçiyor Bihicim, daha namaz kılınacak, Kadıköy’e yürünecek, Kur’an okunacak, bulaşık makinesi boşaltılacak; toparla da çık bu sayfalardan artık. Elimde değil sökün etti geliyor düşünceler çekirge sürüsü misali. Bak mesela buraya güzel bir benzetme yazayım istedim. Bir anlığına kalemimi durdurdum ve düşündüm. Sonuç: Klişe. Sil o çekirge sürüsünü. Piki Hükü.)

Hadi yaz da öyle git madem. Neler dönüyor zihninde canım benim? 

Dönen1:
Zamanede bir hal gelmesin başa/Ahdı bütün bir sadık yar kalmamış/Kalleş yar olana dost demem haşa/N'olacak muhannet meydan görmemiş/Ben bir yar isterim derunu dilden/Sarfede varını geldikçe elden. Severiz E.O ve İ.H.D.
https://music.youtube.com/watch?v=msEYApBAPvk

Dönen2:
Türküye eşlikçi olarak Zaman Sığınağı geldi. Kitabın girişi çok etkilemişti beni. (Evet çok yazıyor ve üstünü/üzerini çiziyorum bu ara. Çoklarım normalleşsin istiyorum. Ortaokul Türkçe öğretmenim Gülsen Çavuşoğlu geliyor çünkü gönlüme, gördükçe bu mübalağaları. Şahane, muhteşem, harika, çok... Her çok olmayana çok, gerçekten canın olmayana canım demek ayıp geliyor diline, değil mi Behihücüm. Evet canım.) Daha uzatma da git Alla’sen. Zaman Sığınağı -ne güzel bir kitap adı di' mi- diyemedim ama hem günlük tefeül sayfalarım da duruyor daha. Sıkıldım ama onların da fotoğrafını sayfa numarasını falan koy ne bileyim. Git artık gözünü seveyim.
Öyle olsun.
Küstüm.






Not: Duydum ki Sustalı Ceylan adlı bir dizi yapmışlar. Sustalı Ceylan nedir Alla'sen. Daha da bir şey demiyorum ben gidiyorum, Hünkâr sıkıldı.