Sakar/Kurmaca Bakışıma Bakış Ekleyen Acı
Neden böyle bir başlık attım. Başlık atılır mı konulur mu yazılır mı ya da bu başlık atma teriminin kökeni nedir de gelmiş dilime persenk* (Evet yanlış biliyormuşuz pelesenk değil, doğrusu persenkmiş.) olmuştur.
Ne diyor ne yazıyor bu kadın…Saçma sapan… Ne zaman bilemiyorum desem, demeden içimden geçirsem iş bu Bulutsuzluk Özlemi gelir dilime, usuma; melodisiyle iyi gelir bana bu hal, bu şarkı ve hatırlattıkları ve söyledikleri. Dağıldım yine di’ mi. Evet. Zaten habire üç nokta koyarak da ilerledim, eskiden severdim ama artık sevmemelerdeyim. Nokta israfı. Ya da belki eskiden sözlerimin ardı arkası kesilmiyor devam hissi ile akıyordu da şimdi hep bitire, kapata ilerliyorumdur yazıyı/yaşamı.
ruhumu şifailesulayanpsikologkadın,
iki dünyası nur olsun âmin–
Demin Kitapyurdu’na bitirdiğim kitapla ilgili bir yorum yazdım -bakalım onaylanacak mı- dur dedim orada kalmasın bu yorum akıtmaromanın sayfalarında da yerini alsın. Sonra dedim sen kitaptan fotoğraflar koy bu sefer. Bir baktım meğer ne anılı bir kitapmış benim için. Sen kitapları okumuyorsun kitaplarla konuşuyorsun diyen ve “Behiye bize atölye yap!” ısrarlı sloganıyla beni 2019 sonu atölye işlerine bulaştıran Rumeysa Oğuz canımın da kulaklarını çınlatayım bu vesile ile. Çok şey yazmayacağım o kadar anılı o kadar anılı bir kitap olmuş ki. Ve o kadar çok şey düşündürmüş ki. Sayfalara aldığım notlar, ben kitabı okurken o esnada başka hayatlarda yaşananlar ve o yaşananların benBehiye’ye yaptıkları. Anne babalar, dayatılan kalıplar, avuçlarından kayıp gitmesin diye korumaya çalışırken, çocuklara rağmen çocukların iyiliği için onlara yapılanlar. (Bunu kitaptaki ebeveynler için kat’â söylemiyorum.) Esnemeyi bilmediğinden, ara renkleri ihmal edip ana renk de ana renk diye tutturduğundan kıran/kırılan ve bu esnada çocuklara ne yaptığının farkında olmayan kurum ve kişilere istinaden söylediklerim. Bak yazarken bile midem buruldu. Ah ya.
İyisi mi susayım okurkenki hislerim konuşsun.
O şiş yüzü ismi olmadan da tanırdım, o kısık gözleri
ve o tuhaf gülümsemeyi; hiçbir şeyin yolunda gitmediği apaçıkken,
"Her şey yolunda" demeye çalışan o yorgun yüzü,
bana düşmanca değilse de umutsuz gözlerle bakan, ulaşılmaz
bir yere çekilmiş o yüzü; "Hiçbir şey yapamayacaksın"
diyen bakışı. Gerçekten de hiçbir şey yapamadığımı o gün
anladım.
***
Bir zamanlar onu tanımış, onun için bir şeyler
yapmaya çalışmış olan insanları düşündüm (bizim okuldan
alındıktan sonra başladığı okulun personeli), o gün değilse
bile sonraki günlerde bu ilanı görecek, birden artık çok geç
olduğunu anlayacaklardı çünkü Diana'nın o şiş yüzü, o tuhaf
biçimde kavuşturulmuş kolları, iri ilmekli beyaz hırkanın
üzerine sarkan fuları günlerce her yerde olacaktı.
***
çünkü her şeyin görkemli ve geleneksel olmasını istiyordu,
ilkbaharın başıydı. Gerisinin geldiğini göremedik.
Hep böyledir o, tuhaf bir çocuktur. Kendini geri planda tutan,
kararlarını tek başına alan yumruk gibi sert bir kişilik, size kararını
aniden bildirir ve o andan itibaren geri dönüşü
yoktur, asla bir açıklama yapmaz ve bir felaketle karşı karşı
ya olsanız bile, oturup ağlamaktan başka bir şey gelmez
elinizden. Sonra ansızın, siz daha ne olduğunu anlamadan,
heyecanla, büyük duygu patlamalarıyla size sarılır, hatalarını
onarmanızı, onunla bir bebek gibi ilgilenmenizi ister, tuhaf
çocuk.
***
O gün annemle ben eve dönerken,
arazide olağanüstü, her şeyi emen bir sessizlik vardı
ve ağaçların arasındaki o hareketsiz gölge; ama onun bir
ağaç olmadığı daha uzaktan besbelliydi.
***
Cehenneme geldiğimizi hemen anladım. Arabaya
geri dönmeliydim, çocuklara, "Hadi gidiyoruz," demeliydim
ama insan bocalıyor.
***
Tedirgindim, belki de onun sevinmesini beklediğim
için, o tevekkül halini beklemediğim için, kayıtsızlığını
ve o dayak yemiş köpek halini, ama fikrini değiştirir korkusuyla
bir şey demeye cesaret edemiyordum.
***
Aslında, sorun ablamsa çözümün o olmayacağını gayet
iyi biliyor olmalıydım. Ama kendi kendine diyorsun ki, "En
azından bir şey yapmış olacağım, en azından ona söylemeyi
denemiş olacağım," oysa hiçbir şey söylenmedi, hiçbir şey
yapılmadı.
***Gözümde kızımın kendi çocukluğundan sahneler canlanıyordu,
yalan söylediği halde, gözlerimin içine dimdik bakıp
gülümserdi, yaptığı şeyi ona yasaklamış olduğumu kesinlikle
inkar ederdi ve beni o hale getirirdi ki gerçekten yasaklamış
mıydım, artık emin olamazdım; onu suçüstü yakaladığım
halde, değil yapmak, aklından geçirdiğini bile inkar
ederdi ve ben artık onu yakaladığımdan bile emin olamazdım.
***
Hayatımın
neden art arda gelen felaketlerden ibaret olduğunu bir
anlayabilseydim. Keşke biri bana bunu açıklayabilseydi; neden
her şeyi yitirdiğimi. Çünkü ben onu, o çocuğu seviyordum,
onun için en iyisini istiyordum.
***Geldikleri
zaman, yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu hemen hissettim;
bir makinenin mekanizmaları gibi birbirinden ayrılmaz
durumdaydılar, kaynaşmış gibiydiler ve makine kendi
başına çalışıyordu. Adam soğuktu, aşın kibardı. Kadının son
konuştuğumuz zamanki halinden eser yoktu; daha önce konuşkan,
açık yürekli, içini dökmeye istekliydi; bana sırrını
paylaşırmış gibi gebeliğinden söz etmişti, sanki bu bizi yakınlaştırmalıymış
gibi. Oysa şimdi, kendinden çok emin ve
çok nazik, hatta aşırı saygılı bir üslupla konuşuyor, bana
"Hanım" diye hitap ediyordu.
***
Ve sanki ben vahim bir haksızlığa
yol açmak üzereymişim gibi, "Zaten hep aileler suçlanır,"
dedi.
***Şimdi düşünüyorum
da belki bu sözcüklerin anlamını hafife almıştım. Belki
yine anne-babasının sorumlu tutulmasına değil, onlara hala
konuşulabilecek insanlar gözüyle bakılmasına itiraz ediyordu.
***
Babası bize merhaba demesi için onu ilk kez
getirdiğinde üstüme atlamıştı ama coşkudan, çocukça bir
içtenlikten değil; daha çok, başkalarıyla arasında temel bir
mesafe duygusu olmayan birinin yapacağı bir hareketti bu
ve ben gerildim.
***Kaygılıydım. Panik halinde davranıyordu, iyi olmadığını,
yerini bulmakta zorlanacağını açıkça hissediyordum. Daha
ilk haftadan başlayarak devamlı parmak kaldırıyor, dikkat
çekmeye çalışı yor, her şeyi yapmak isti yor, çok yüksek sesle
konuşuyor, olmadık zamanlarda gülüyor, başkalarının sözünü
kesiyor, gülüyor, sonra özür diliyor ve daha da sesli
gülüyordu. O kendini her şeyin ortasına atma haline sınır çizerek
karşılık vermeye çalışıyordum.
***
Oysa savcı
olgulara ihtiyaç duyardı, kuşkulara değil.
***
Sebebi, normal görünmemiz, gerçek bir
aile gibi görünmemiz konusundaki saplantıları.
Kitapyurdu'na yazdıklarım:
Bir kız çocuğunun insanın içini ezen kısa hayatını, o hayata temas eden insanlar gözünden yalın bir dille anlatmış. Kitap boyu defalarca “tamam da neden” sorusu okurun zihnini zorluyor ve sonunda da çünkülere ulaşamıyor okur. Fakat buna pek de takılacak hal kalmıyor. Demek ki insan, hikâyeyi neden yazdığını bilen bir kalemi okuduğunda, boşluklara pek de takılmıyor; iyi ki okudum, demiş oluyor çünkü nihayetinde.”