Sakar/Kurmaca Bakışıma Bakış Ekleyen Acı




15 Mayıs 2025

2 Mayıs 1441

17 Zilkade 1446

Perşembe, 8.40

Nil Ah Nil Cennet ırmaklığına şehadet

Neden böyle bir başlık attım. Başlık atılır mı konulur mu yazılır mı ya da bu başlık atma teriminin kökeni nedir de gelmiş dilime persenk* (Evet yanlış biliyormuşuz pelesenk değil, doğrusu persenkmiş.) olmuştur.

Bilemiyorum. Şimdiii… Sözlerimi geri alamam, yazdığımı baştan yazamam. Bir daha geri dönemem. Hiç bi’ kere hayat bayram olmadı ya da her nefes alışımız bayramdı, bir umuttu yaşamak…
Ne diyor ne yazıyor bu kadın…Saçma sapan… Ne zaman bilemiyorum desem, demeden içimden geçirsem iş bu Bulutsuzluk Özlemi gelir dilime, usuma; melodisiyle iyi gelir bana bu hal, bu şarkı ve hatırlattıkları ve söyledikleri. Dağıldım yine di’ mi. Evet. Zaten habire üç nokta koyarak da ilerledim, eskiden severdim ama artık sevmemelerdeyim. Nokta israfı. Ya da belki eskiden sözlerimin ardı arkası kesilmiyor devam hissi ile akıyordu da şimdi hep bitire, kapata ilerliyorumdur yazıyı/yaşamı.
–hep/hiç yoktur derdi Seher Hanım, 

kulakları çınlasın ki her daim duamdadır kendisi 

ruhumu şifailesulayanpsikologkadın, 

iki dünyası nur olsun âmin– 

Demin Kitapyurdu’na bitirdiğim kitapla ilgili bir yorum yazdım -bakalım onaylanacak mı- dur dedim orada kalmasın bu yorum akıtmaromanın sayfalarında da yerini alsın. Sonra dedim sen kitaptan fotoğraflar koy bu sefer. Bir baktım meğer ne anılı bir kitapmış benim için. Sen kitapları okumuyorsun kitaplarla konuşuyorsun diyen ve “Behiye bize atölye yap!” ısrarlı sloganıyla beni 2019 sonu atölye işlerine bulaştıran Rumeysa Oğuz canımın da kulaklarını çınlatayım bu vesile ile. Çok şey yazmayacağım o kadar anılı o kadar anılı bir kitap olmuş ki. Ve o kadar çok şey düşündürmüş ki. Sayfalara aldığım notlar, ben kitabı okurken o esnada başka hayatlarda yaşananlar ve o yaşananların benBehiye’ye yaptıkları. Anne babalar, dayatılan kalıplar, avuçlarından kayıp gitmesin diye korumaya çalışırken, çocuklara rağmen çocukların iyiliği için onlara yapılanlar. (Bunu kitaptaki ebeveynler için kat’â söylemiyorum.) Esnemeyi bilmediğinden, ara renkleri ihmal edip ana renk de ana renk diye tutturduğundan kıran/kırılan ve bu esnada çocuklara ne yaptığının farkında olmayan kurum ve kişilere istinaden söylediklerim. Bak yazarken bile midem buruldu. Ah ya.
İyisi mi susayım okurkenki hislerim konuşsun.

O şiş yüzü ismi olmadan da tanırdım, o kısık gözleri

ve o tuhaf gülümsemeyi; hiçbir şeyin yolunda gitmediği apaçıkken,

"Her şey yolunda" demeye çalışan o yorgun yüzü,

bana düşmanca değilse de umutsuz gözlerle bakan, ulaşılmaz

bir yere çekilmiş o yüzü; "Hiçbir şey yapamayacaksın"

diyen bakışı. Gerçekten de hiçbir şey yapamadığımı o gün

anladım. 

***

Bir zamanlar onu tanımış, onun için bir şeyler

yapmaya çalışmış olan insanları düşündüm (bizim okuldan

alındıktan sonra başladığı okulun personeli), o gün değilse

bile sonraki günlerde bu ilanı görecek, birden artık çok geç

olduğunu anlayacaklardı çünkü Diana'nın o şiş yüzü, o tuhaf

biçimde kavuşturulmuş kolları, iri ilmekli beyaz hırkanın

üzerine sarkan fuları günlerce her yerde olacaktı.

***

çünkü her şeyin görkemli ve geleneksel olmasını istiyordu,

ilkbaharın başıydı. Gerisinin geldiğini göremedik.

Hep böyledir o, tuhaf bir çocuktur. Kendini geri planda tutan,

kararlarını tek başına alan yumruk gibi sert bir kişilik, size kararını 

aniden bildirir ve o andan itibaren geri dönüşü

yoktur, asla bir açıklama yapmaz ve bir felaketle karşı karşı

ya olsanız bile, oturup ağlamaktan başka bir şey gelmez

elinizden. Sonra ansızın, siz daha ne olduğunu anlamadan,

heyecanla, büyük duygu patlamalarıyla size sarılır, hatalarını

onarmanızı, onunla bir bebek gibi ilgilenmenizi ister, tuhaf

çocuk. 

***

O gün annemle ben eve dönerken,

arazide olağanüstü, her şeyi emen bir sessizlik vardı

ve ağaçların arasındaki o hareketsiz gölge; ama onun bir

ağaç olmadığı daha uzaktan besbelliydi. 

***



Cehenneme geldiğimizi hemen anladım. Arabaya

geri dönmeliydim, çocuklara, "Hadi gidiyoruz," demeliydim

ama insan bocalıyor.

***

Tedirgindim, belki de onun sevinmesini beklediğim

için, o tevekkül halini beklemediğim için, kayıtsızlığını

ve o dayak yemiş köpek halini, ama fikrini değiştirir korkusuyla

bir şey demeye cesaret edemiyordum.

***


Aslında, sorun ablamsa çözümün o olmayacağını gayet

iyi biliyor olmalıydım. Ama kendi kendine diyorsun ki, "En

azından bir şey yapmış olacağım, en azından ona söylemeyi

denemiş olacağım," oysa hiçbir şey söylenmedi, hiçbir şey

yapılmadı.

***Gözümde kızımın kendi çocukluğundan sahneler canlanıyordu,

yalan söylediği halde, gözlerimin içine dimdik bakıp

gülümserdi, yaptığı şeyi ona yasaklamış olduğumu kesinlikle

inkar ederdi ve beni o hale getirirdi ki gerçekten yasaklamış

mıydım, artık emin olamazdım; onu suçüstü yakaladığım

halde, değil yapmak, aklından geçirdiğini bile inkar

ederdi ve ben artık onu yakaladığımdan bile emin olamazdım.

***

Hayatımın

neden art arda gelen felaketlerden ibaret olduğunu bir

anlayabilseydim. Keşke biri bana bunu açıklayabilseydi; neden

her şeyi yitirdiğimi. Çünkü ben onu, o çocuğu seviyordum,

onun için en iyisini istiyordum.

***



Geldikleri

zaman, yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu hemen hissettim;

bir makinenin mekanizmaları gibi birbirinden ayrılmaz

durumdaydılar, kaynaşmış gibiydiler ve makine kendi

başına çalışıyordu. Adam soğuktu, aşın kibardı. Kadının son

konuştuğumuz zamanki halinden eser yoktu; daha önce konuşkan,

açık yürekli, içini dökmeye istekliydi; bana sırrını

paylaşırmış gibi gebeliğinden söz etmişti, sanki bu bizi yakınlaştırmalıymış

gibi. Oysa şimdi, kendinden çok emin ve

çok nazik, hatta aşırı saygılı bir üslupla konuşuyor, bana

"Hanım" diye hitap ediyordu. 

***

Ve sanki ben vahim bir haksızlığa

yol açmak üzereymişim gibi, "Zaten hep aileler suçlanır,"

dedi. 

***

Şimdi düşünüyorum

da belki bu sözcüklerin anlamını hafife almıştım. Belki

yine anne-babasının sorumlu tutulmasına değil, onlara hala

konuşulabilecek insanlar gözüyle bakılmasına itiraz ediyordu.

***

Babası bize merhaba demesi için onu ilk kez

getirdiğinde üstüme atlamıştı ama coşkudan, çocukça bir

içtenlikten değil; daha çok, başkalarıyla arasında temel bir

mesafe duygusu olmayan birinin yapacağı bir hareketti bu

ve ben gerildim.

***

Kaygılıydım. Panik halinde davranıyordu, iyi olmadığını,

yerini bulmakta zorlanacağını açıkça hissediyordum. Daha

ilk haftadan başlayarak devamlı parmak kaldırıyor, dikkat

çekmeye çalışı yor, her şeyi yapmak isti yor, çok yüksek sesle

konuşuyor, olmadık zamanlarda gülüyor, başkalarının sözünü

kesiyor, gülüyor, sonra özür diliyor ve daha da sesli

gülüyordu. O kendini her şeyin ortasına atma haline sınır çizerek

karşılık vermeye çalışıyordum.

***

Oysa savcı

olgulara ihtiyaç duyardı, kuşkulara değil. 

***


Sebebi, normal görünmemiz, gerçek bir

aile gibi görünmemiz konusundaki saplantıları.




Kitapyurdu'na yazdıklarım:


“Yazarın, okurdaki sorularla zerrece ilgilenmeden anlatmak istediği hikâyeyi ustaca aktardığını düşündüğüm kitap.

Bir kız çocuğunun insanın içini ezen kısa hayatını, o hayata temas eden insanlar gözünden yalın bir dille anlatmış. Kitap boyu defalarca “tamam da neden” sorusu okurun zihnini zorluyor ve sonunda da çünkülere ulaşamıyor okur. Fakat buna pek de takılacak hal kalmıyor. Demek ki insan, hikâyeyi neden yazdığını bilen bir kalemi okuduğunda, boşluklara pek de takılmıyor; iyi ki okudum, demiş oluyor çünkü nihayetinde.”

Aileden âlâ sınav mı var...
*
“Yaklaşık yirmi yıldır editörlük yapıyorum, hiç zararını görmedim diyemem. Bunun bir hastalık olduğunu ve benim de bu hastalığı (artık kimden geçtiyse) kapmış olduğumu, sokakta huzurla yürüyemez hale gelince anladım ilkin -tabelalarda tashih, ilanlarda Türkçe ve mantık hataları ("ikili pozisyonlarda sertliğin maç bileti burada!" - hatayı bulun!) otomatik olarak batmaya başlayınca, "persenk" yerine "pelesenk" diyenlere istemdışı bir şekilde vurma arzusu duyar olunca yani.“(Cem Aktaş, Notos Dergisi)

0 yorum:

Yorum Gönder