İki Deve Bir Yamuk Çan

Siparişleri bekleyen servis elemanları

Hâlâ yazmamış.

%20’nin altına düşmüştü. Şimdi %29 olmuş.

Zaten bu saatten sonra cevap gelse de fark etmez.




10 Haziran 2026

24 Zilhicce 1447

28 Mayıs 1442

Dokuz yirmi suları


Cumartesi akşam İstanbul’a geldik. Öyle halsiz öyle yorgundum ki. Dersin arabayı ben kullandım. Söyledim hatta Mehmet’e, sen kullandın, ben yoruldum. Sen de aynı tekerlerin üstünde hoplaya zıplaya geldin neticede, dedi. Dün ufak çapta toplama, yerleştirme, düzenleme işleri de yordu ve dolayısı ile dün yazmaya niyetlendiğim; Duygu konuyu verdiğinden beri kafamda evirip çevirdiğim ve kâğıtla buluşmayı bekleyen NBDY yazısını yazamadım. Konu da BEKLEMEK. Değilse de yönergeden aklımda kalan kelime bu. Yazamadan oldu mu sana bu sabah. Dün aldığım randevunun 09.00’da olması ve 8.45’te orada bulunulması gereği üzerine harekete geçtim. Berberden de 10.00’a randevu aldım dün, hazır o tarafa gidiyorken kestirivereyim çıksın aradan diye. Hiç sevmem berberlerde beklemeyi. (Bazı yerlerde erkek saçı kesene berber, kadın saçı kesene kuaför denir yazıyor ama ben kabul etmiyorum bu sınırı. Bende hepsi berber.)

Sahrayıcedit’te işim 09.01’de bitti. Yürüdüm Şair Arşi’ye 09.06. Caddenin sonundaki durak bankında oturdum mesaj yazdım berberime, işim erken bitti, müsaitseniz gelsem… Dükkânı kentsel dönüşüme girdiğinden bu sefer evde kesecek, dükkân olsa git yekten bekle sıran gelsin. Ama eve öyle habersiz gitmek…

Bekledim cevabı başlamaya ya da başladım cevabı beklemeye. Üç beş otobüs geldi bekleyenler bindi gitti, kaldım tek başıma durakta. Hâlâ cevap yok. Kimse orada öyle oturuşumla ilgilenmiyordu ama gelen otobüslere binmeden ne bekliyorum durakta sorusu beni rahatsız edince kalktım caddenin öbür başına yürüdüm. Hâlâ cevap yok. Girdim bir kafeye oturdum. Filtre kahve istedim. Bir de mümkünse şarjı azalan telefonumu şarja takmalarını. Kasanın hemen yanında taktılar şarja. Geçtim masama oturdum başladım bu satırları yazmaya. Bekliyorum bir yandan kahvemi, bir yandan mesaj gelmesini bir yandan da telefonumun şarj olmasını. İçeri giren çıkan oldukça ve kasaya yaklaşıldıkça beni aldı ufak bir tedirginlik. Dışarı siparişlerini ulaştırmaya gelen kuryeler. Ne yapacaklar benim telefonumu. Ama işte insanı bekliyor kuytuda bazen böyle evhamlar. Beklemediği yerde beklemediği duygular, hafakanlar, insanlar…

Dokuz kırk beş. Mesaj gelmiş gelebilirsiniz müsaitim, diyor. Şarjım da %45 olmuş.

13 Haziran 2026

27 Zilhicce 1447

31 Mayıs 1442

Cumartesi, 10.38

Sen onca zaman yönerge olsa da yazsam de, yönerge gelince ve yazmış/siteye koymuş olma tarihi sekiz haziran olmasına rağmen yukarıdakiler hariç tek satır çıkarama. Nasip. Sen kalem alma eline sonra nasip. Gayret nasibe âşık. Of. Ve ne yazayım onu da bilmiyorum. Onca zaman döndürüp durduğum, pazartesi berberden mesaj beklerken yukarıdaki zihin haritasını yaptığım halde. (Nasıl da güzel aktarmışsın buraya Aferin Behihü!) Aldığım bir haberle tadım da kaçtı yazasım da. Ama dizileyim yola kervanım gelir peşim sıra. Umarım.

Kervan dediysem öyle heybetli bir şey gelmeyecek belki. İki deve, bir yamuk çan, biraz toz. Belki bir de yolda düşmüş ip. İnsan yazıya bazen böyle başlıyor; bütün düzenek eksik, kafile dağınık. Yine de yürüyor. Çünkü durunca beklemek büyüyor. Oturuyor, bekliyor, beklediği şey gelmiyor, sonra gelmeyen şeyin çevresinde ikinci bir hayat kuruluyor. İnsan beklediğini değil de beklerken içine dolanları taşımaya başlıyor.

Bir özür. Bir açıklama. Bir telafi. Umut. Teşekkür. Kapı. Vefa. Görülme. Anlaşılma. Telefon. Yol. Saat. Kasa yanındaki priz. Berberden gelecek cevap. Kahvenin masaya inişi. Şarjın kırmızıdan sarıya, sarıdan yeşile dönüşü. Böyle böyle görünmez iplerle bağlıyor insan kendini, tutsak ediyor beklediklerine. Hatta bazen beklemediklerine de…



Kapıyı çalmadan girenlere. Hak edilmemiş nobranlıklara. (Oysa bu dünya öyle bir teraziyle işlemiyor, iyiliğe iyilik, nezakete nezaket, vefaya vefa beklentisi yoruyor insanı, ama sanırım şu an konuyu yine dağıtıyorum.) İradenin ve isteğinin ve umduğunun dışında gelenlere.

Hangisine bağlarsa bağlasın aşağı çekiliyor, eriyor eriyor küçülüyor kişi. Burada çatallanıyor yol. Biri beklemeye devam ede ede eriyip tükenmeye, diğeri vazgeçmeye, bırakmaya.

Vazgeçmek kapıyı kapamak değil aslında, sadece eşiğinden çekilmek. Hadi vazgeçmek olmasın da adı kabul etmek olsun. (Katlanmak değil ama, katlanmak tahammül sınırı bitince ya içte ya dışta patlar zira.) Demiyorum ki hayal kurulmasın, umutsuz belirsizliklere, beklentisizliklere gark olunsun. Beklenme/beklenti yük edilmesin ruhlara.

Ya da belki kadere alan açarak, olacağı varsa günü gelince nasılsa olacağının, olmayacaksa da ne yapılırsa yapılsın olmayacağının idrakiyle duaya sarılmak. Ya da adı her ne ise işte.

Bir kararın olgunlaşmasını.

Bir sözün yerini bulmasını.

Bir kalbin kendi hızında yürümesini/büyümesini.

Misal şimdi önümde boş bir sayfa değil, bitmek üzere olan bir yazı var.

Sekiz Haziran 2026 geçti.

Dokuz Haziran 2026 geçti.

On üç Haziran 2026 oldu.

Yazı da sonunda geldi.

Ama öyle ama böyle.

Kervanı dizebildim mi bilmem. Belki dizmişimdir de beklediğim şekle benzemediği için tanımamışımdır. Bilemiyorum. Şimdilik bunlar geldi. Eh bu da fena değil. 

Di’ mi. Di. 

Oldu. 

İyi günler.

1 yorum:

  1. Canım Behiye, sözcüklerinden sesini duymak ne büyük keyif bilsen. :)
    "Vazgeçmek kapıyı kapamak değil aslında, sadece eşiğinden çekilmek." Çogzelmiş bu. Kafama not edildi (bilmediğim güçler tarafından). Seviyor ben seni çok.♥️

    YanıtlaSil